Eylül 09, 2010
KANDİL - Koma Civaken Kürdistan Yürütme Konseyi (KCK) üyesi Zeki Şengali HEP geleneğinden gelen Kürt siyasetinin Türkiyelileşme konusunda özeleştiri yapması gerektiğini belirtti.
Türkiyelileşmeyenin Türkiye’nin batısından daha fazla oy almak olarak bakılmaması gerektiğini ifade eden Şengali, ‘’Kürt sorunu başta olmak üzere Kürtlerin sorunları ve çözüm yollarıyla ne kadar ilgileniliyorsa ülkenin batısındaki sorunlarla da o kadar ilgilenilmelidir. Kürt sorununa yapılan vurgunun etnik kökenden dolayı değil, sorunun Türkiye’nin en temel sorunu olması sebebiyle yapıldığına itina gösterilmeli bu gerçek mutlaka Tüm halka anlatılmalıdır. Tarımdan sağlığa, dış politikadan çevre sorunlarına yoksulluktan yolsuzluğa kadar ülkenin tüm sorunlarının çözümüne talip olunmalı ve somut tatminkâr politikalar üretilmelidir’’ dedi.
Amerika’nın ‘yeşil ışık’ yakması sonucu DTP’nin kapatıldığını ve BDP’nin çatı partisi rolü oynaması gerektiği belirten Şengali ANF’nin sorularını yanıtladı.
‘’AKP’nin ‘açılım’ politikasının özünün Kürt özgürlük hareketini tasfiye planı olduğu bugün kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Bu planın özü, yapılacak bazı göstermelik düzenlemelerle başta Kürt ve Türk kamuoyları olmak üzere uluslar arası topluluğa Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözüleceği izlenimi vermektir. Daha derinlerdeyse PKK ve Önder Apo’yu Kürt sorununun demokratik çözümüyle Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki en temel engel olarak gösterip, izlenim ve yaratılacak atmosferden doğan gücü de arkasına alarak PKK ve Önder Apo’yu tasfiye etmekti. Ayrıca başta Kandil olmak üzere ‘PKK’nin silahlı varlığının hem güney Kürdistan’ın statüsünü hem de Ortadoğu’nun istikrarını tehdit ettiği’ de özenle işlenerek Güney Kürdistanlı güçleri de içine alacak şekilde mümkün olan en geniş ittifak sağlanarak önce PKK’nin sonra tüm Kürtlerin tasfiyesini gerçekleştirmekti.
Bu politikada hiç şüphesiz DTP’ye de bir rol biçilmişti. AKP’nin ‘açılım’ ajandasında DTP’ye yönelik olarak A ve B planları olmak üzere iki plan mevcuttu. Birincisi ve AKP’nin tercih ettiği plan: DTP’yi önce PKK ile arasına mesafe koymaya zorlamak, ki organik bir bağı olmamasına rağmen, ardından da karşı karşıya getirip Kürt özgürlük hareketini parçalayıp birbirine düşürmekti. Aynı yaklaşım AKP’nin Güney Kürdistan politikası açısından da geçerliydi. Başlangıçta hiçbir biçimde Hewler hükümetini tanımayan AKP’nin sonradan Güneyli güçlerle ilişkisini onların PKK’nin tasfiyesine verecekleri katkı koşuluna bağlaması ya da ilişkilerini bu zihniyetle geliştirmeleri AKP’nin niyetlerini ortaya koyuyordu.
KLASİK POLİTİKA, TESLİMİYET
Bu politika aslında Kürtlere yönelik olarak uygulanan klasik ‘kürdü kürde kırdırma’ ya da ‘böl, yönet, yok et’ politikalarıydı. AKP’nin bu geleneksel politikalara katkısı çağdaş ‘demokratik açılım’ elbisesi giydirmekten ibaretti. Erdoğan’ın sonradan DTP’yle görüşmesi onları Kürt halkının yasal temsilcileri olarak muhatap almasından değil, tasfiye sürecinde onları da yanına aldığı izlenimi verme ihtiyacı duymasındandı. Nitekim ısrarla ‘açılım devlet politikasıdır, muhatabı da 72 milyon millettir’ söylemi de herkesi kendi yanında gösterip ya da peşinen kendisini herkesin temsilcisi olarak orta yere koyup sorunun ve çözümün gerçek muhataplarını maniple ederek yalnızlaştırıp teslimiyete zorlamaktı.
YENİ PLAN YÜRÜRLÜĞE KONULDU
Aslında 14 nisan operasyonuyla yapılmak istenen de kendilerince PKK’ye yakın olarak gördükleri bazı yöneticileri tutuklayarak bu politikanın başarısını engelleyebilecek bazı unsurları bertaraf etmekti. Ne var ki DTP ve bir bütün olarak Kürt özgürlük hareketi oynanan oyunu görmekte gecikmedi ve onurlu duruşuyla bu oyunun figüranı olmayacağını bütün açıklığıyla ortaya koydu. DTP kısa sürede tutumunu net olarak ortaya koyduktan sonra B planı yürürlüğe konuldu. Bu plan DTP’nin kapatılmasını ve Kürt siyasetinin demokratik ve yasal temsilden yoksun bırakılarak terörize edilmesini öngörüyordu. Bu biçimde demokratik mücadele araçlarından yoksun bırakılmış yükselen Kürt muhalefetini şiddet ve katliamla bastırmanın meşru zemini yaratılmaya çalışıldı. DTP’nin kapatılmasının başka ve önemli sebeplerinden biri de hiç şüphesiz partinin 29 mart yerel seçimlerinde kazandığı başarıydı. Kapatmayla bu başarının arkasında yatan örgütlülük kısa süreliğine de olsa dağıtılmak istenmiştir. Bu kapatma AKP’nin bir nevi solunum hastası gibi nefes alma ihtiyacı duymasıdır. Ama aynı zamanda solunum sisteminin iflas ettiğinin de itirafıdır.
ABD YEŞİL IŞIK YAKTI
Devlet katında DTP’nin kapatılmasına karar verildikten sonra kapatma gerekçelerini sıralayıp kapatmanın siyasal zeminini oluşturmak bir teferruattır. Bunun için devlet her zaman kasasında malzeme bulundurur ve gerek gördüğünde yaratır. Medya, siyasal partiler, devlete bağlı bazı ‘sivil toplum örgütleri’ bunun için hazırdırlar. Önce Kürt halkının barış elçilerini karşılarken milyonluk kitlelerle barışa ve kardeşliğe sahip çıkmaları Türk halkına karşıymış gibi gösterilip saptırıldı. Bununla Türkiye’deki milliyetçi şoven kesimler tahrik edilerek Kürtlere yönelik linç kampanyaları başlatıldı. Önder Apo’ya karşı 17 Aralık darbesi gerçekleştirilerek adeta Kürtlerin yarasına tuz basıldı, DTP binalarına yönelik saldırılar tetiklendi, Türkiye’de tam bir çatışma ortamı yaratılarak DTP bunun baş sorumlusu olarak gösterildi. Bu tabloyla uluslar arası güçlere DTP’nin kapatılmasının meşruiyeti anlatacak malzemeler oluşturulmaya çalışıldı. Nitekim AKP ‘açılımının’ arkasında bulunan ABD gibi güçler planda kendisine biçilen rolü reddeden DTP’nin kapatılmasına yeşil ışık yakmakta gecikmedi. DTP’nin Erdoğan-Obama görüşmesinden sonra kapatılması ve Heybeliada ruhban okulunun açılması gibi bir konuyu her fırsatta gündeme getiren ABD’nin bir halkın kaderini ilgilendiren kapatma kararını ‘Türkiye’nin iç işi’ olarak görmesi manidardır.
DEVLET KÜRTLERİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR
Aslında Kürtlerin Türkiye’de siyasal zeminin dışına itilmesini iki başlık altında değerlendirebiliriz. Birincisi hiçbir biçimde Kürtlerin siyasal varlığının kabul edilmemesidir: Bu Türkiye cumhuriyetinin kuruluş felsefesiyle bağlantılıdır. Türkiye’deki devlet -ulus anlayışı tek millet, tek bayrak, tek dil, tek vatan…. Tekçi zihniyete dayanmaktadır. Türkiye’deki ulus-devlet zihniyeti Fransa gibi orijinal örneklerinin gösterdiği esnekliği gösterme kabiliyetinden yoksundur. Kürtlerin yasal siyasal zemin dışında tutulması devletin Kürtleri sürekli olarak ‘bölücü, uygarlığa karşı, vahşi’ gibi lanse ederek hem kendi kamuoyundan hem de dışardan destek almasına kolayca olanak sağlamaktadır. Bu yolla devlet toplumun kendi temel sorunu olan Kürtler ve Kürt sorunuyla tanışmasını da engellemektedir.
İkinci başlık ise Kürdün özgür varlığının yasal siyasal zeminde kabul edilmemesidir: Bu daha çok günümüzle ilgili bir durumdur. Uzun bir mücadele maratonundan sonra siyasal varlığının tanınması ve yasal zeminde temsili kaçınılmaz olan Kürt’ün nasıl kabul edileceği sorunudur. Burada zorlanan devlet kendi kontrolünde bir Kürtlük dışında başka Kürtlük kabul etmeyeceğinde ısrar etmektedir. DTP ve PKK’nin dışındaki çözüm arayışı bunun ifadesidir. Devlet Kürdün özgür varlığını sadece ulus-devlete yönelik bir siyasal tehdit olarak değil, aynı zamanda demokratik karakterinden ötürü ekonomik ve kültürel egemenliğine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır.
İŞBİRLİKÇİ KÜRT ÖNE ÇIKARILIYOR
Devletin bir yandan DTP’yi kapatıp KCK operasyonu adı altında binlerce kişiyi tutuklayıp aşırı şiddetle demokratik Kürt muhalefetine yönelip öte yandan ısrarla ‘demokratik açılım sürüyor’ söylemini bir çelişki olarak görmek büyük bir yanılgı ve yüzeysel bir değerlendirmedir. ‘Açılım’ işbirlikçi Kürdü öne çıkarıyor.
Devletin bu politikalarına karşı demokratik yasal siyasal zeminde ısrar etmek gerekir. En küçük yasal demokratik olanağı değerlendirip siyasal zeminde kurumlaşırken, yasaların dar sınırlarına takılmadan meşruiyet temelinde yeni yasallıklar yaratılmalıdır.
HEP SHP İTTİFAKINI DEMOKRATLAR ANLAYAMADILAR
DTP çizgisindeki ilk parti olarak HEP’in SHP’yle ittifak yaparak meclise girmesi daha kuruluşundan itibaren bu çizgideki partilerin Türkiyelileşme çabası olarak değerlendirilmelidir. Bu basit bir seçim ittifakı değildi. Buna aslında her iki partinin de demokrasi vurgusuna önem verip ağırlıklı olarak ezilen kesimlere hitap etmelerinden dolayı demokrasi ittifakı da diyebiliriz. İlk olması itibariyle bu ittifak Türkiye için önemli bir şanstı. Ancak HEP’in deneyimsizliğinden, meclisteki diğer partilerinde milliyetçi şoven yaklaşımlarından dolayı bu şans yeterince değerlendirilemedi. Yaratıcı politikalarla HEP dönemin SHP çatısı altında Kürt sorununu Türkiye demokratlarının sorunu haline getirebilirdi. Yine SHP ve Türkiye solu HEP şahsında Kürt sorununa sahip çıkabilirdi. Daha da önemlisi gerçekleşen bu yumuşak kucaklaşma demokratik ulus olma yolunda bir köşe taşı olabilirdi.
Ama Kürt ve Türk demokratları o dönemde bu kucaklaşmanın önemini yeterince anlayamadılar. Fakat devlet içindeki milliyetçi şoven kesimler bunun kendileri için ne denli tehlikeli bir birleşme olduğunu anlamakta gecikmediler. Mehmet Sincar’ın katledilmesi, 94 tutuklanmaları ve faali meçhul cinayetlerin bir politika olarak kullanılması birleşmeden duyulan korkunun ifadesi ve bir daha kucaklaşma olanaklarının ortadan kaldırılmasına yönelik bir eylemdir. Sonrasında kurulan partilerin vebalıymış gibi hemen Kürtçülükle damgalanması ve ona el uzatan diğer partilere de ‘veba mikrobu’ kapmış gibi davranılması Türkiyelileşme çabalarını sonuçsuz bıraktı. Devlet, yasalarına göre etnik temelde parti kurulması yasak olduğu halde HEP geleneğinden gelen bütün partilere ‘kürt partisi’ nitelemesini özellikle kullandı. Amaç bu partilerin Kürtlerin dışında taraftar bulmasını engellemekti. Devletin baskıcı ve maniplatif politikaları HEP geleneğinin Türkiyelileşememesinde önemli bir faktördür.
ÖZELEŞTİRİ YAPILMALI
Türkiyelileşememede HEP geleneği de bir özeleştiri yapmalıdır. Buna devletin engelleyici politikalarını görmezden gelmeden ama fazla da abartmadan başlamak lazım. Öncelikle Türkiyelileşmeye Türkiye’nin batısından daha fazla oy almak olarak bakmamak gerekir. Kürt sorunu başta olmak üzere Kürtlerin sorunları ve çözüm yollarıyla ne kadar ilgileniliyorsa ülkenin batısındaki sorunlarla da o kadar ilgilenilmelidir. Kürt sorununa yapılan vurgunun etnik kökenden dolayı değil, sorunun Türkiye’nin en temel sorunu olması sebebiyle yapıldığına itina gösterilmeli bu gerçek mutlaka Tüm halka anlatılmalıdır. Tarımdan sağlığa, dış politikadan çevre sorunlarına yoksulluktan yolsuzluğa kadar ülkenin tüm sorunlarının çözümüne talip olunmalı ve somut tatminkâr politikalar üretilmelidir.
BDP ÇATI PARTİSİ ROLÜ OYNAYABİLİR
Bunlardan da daha önemli olanı örgütlenme sorunlarıdır. BDP bir çatı partisi rolü oynayabilir. Çatı partisi hem örgütsel işleyişi hem de programı itibariyle daha demokratik olmak durumundadır. Demokratikleşme Türkiye’nin en temel sorunu ve ihtiyacıdır. Parti hem demokratikleşme sorunlarını içine alabilmeli hem de bu sorunları bünyesinde çözebilecek kadar demokratik olabilmelidir. Bunun için feministlerden engellilere, Kürtlerden Türklere, Alevi’den suniye, Marksistten muhafazakârına kadar demokrasiden yana herkes ve kesimin kendisini içinde örgütleyip ifade edebileceği bir esneklikte olmalıdır.
Kürtlerin adının sürekli olarak şiddet ve isyanla anılması devletin kendi katı inkâr ve imhacı politikalarını gizlemek kullandığı bir paravandır. Kürtler şiddeti bir mücadele yöntemi olarak tercih etmemiş, sadece devletin uyguladığı şiddet karşısında kendini savunmasını yapmıştır. En küçük demokratik mücadele olanağına milyonlarca Kürdün bayram sevinciyle sarılması Kürtlerin demokratik yaşam ve mücadeleye olan özlemlerinin ifadesidir. Demokrasi bir batı icadı olmadığı gibi Kürtlerde yeni yeni demokrasiyle tanışan bir toplum değildir. Aslında en tutucu toplumların da çoğu zaman en demokratik görünen devletlerden daha demokratik oldukları bir gerçektir. Bu bakımdan Kürtler devleti olmayan bir toplum olarak varlığını toplumun özünü oluşan demokratik siyaset kültürle sürdürmüştür. Erkek egemenlikli devletçi zihniyet kısmen toplumun yapısına sızarak bu demokratik özü gölgelemiştir. Aslında şimdi Kürtlerin mücadelesi demokrasilerini gölgelerinden arındırıp toplumu gerçek işlevine kavuşturmaktır.
‘KÜRTLER AĞIRLIKLARINDAN KURTULMALIDIR’
Kürt demokrasisi şimdi üzerine çöreklenmiş iki ağırlığı atma mücadelesi yürütmektedir. Bunlardan birincisi egemen devletlerin siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamları üzerinde kurduğu egemenlik ve tekeldir. Bu yük büyük özgürlük mücadelesiyle atılmaya çalışmaktadır. İkincisi ise egemen devletlerle iş birliği yapan Kürt işbirlikçilerin her türlü geri kültürel ve yoz unsuru Kürtlerin yaşamına hâkim kılıp halkı karanlıkta bırakarak kendi yaşamlarını sürdürme çabasıdır. Bu da büyük bir ideolojik, politik ve ahlaki bilinçlenme ve mücadeleyle omuzlardan atılmak durumundadır.
Kuşkusuz yetersizliklerde vardır. Demokratik kültür daha fazla bilinçlenme ve örgütlenmeyle geliştirilebilir. Biçimden çok öze ilişkin bir olgudur demokratik kültür. Bu nedenle gerçek ve tam demokrasi birey ve toplumun vaftiz yaparcasına sürekli olarak kendilerini egemenlik unsurlarından arındırmalarır. Örgütlenme araçları tam demokratik muhtevaya sahip olmalıdır. Araçların demokratikliği demokrasinin gelişip serpilmesinin garantisidir.
Kürtler özgürlüklerini ancak tam demokratik bir yaşam ve mücadeleyle mümkün olabileceğini bilerek demokrasilerini geliştirmeli bu açıdan bir çekim merkezi ola bilmelidir. Demokrasi egemenlik gibi zorla yayılmaz herkesi kendisine çeker. Kapital gibi verildikçe tükenmez, daha da çoğalır.
PRENSİPLER VARDIR
Devlet karşısındaki gücü tümden yok edemediği zaman ayrıştırıp yok etmeyi hep denemiştir. Bu çok eski bir oyundur. Bu politikada üç hedef vardır birincisi tek lokmada yutamadığı Kürt hareketini bölüp parça parça yutmaktı. KCK- DTP ayrıştırması Güney-Kuzey bölülmemsi bu politikanın icrasını ifade etmektedir. İkincisi hareketi kendi içerisinde çarpıştırma politikalarıdır. Bunda hareket şahinler-güvercinler, reformcular-muhafazakar vb biçimlerde ayrıştırılarak çatıştırılmaya çalışılır. Üçüncüsü ise hareketi aktif kadro ve öncülerinden yalıtıp her türlü etkilenmeye açık tutmak mümkünse denetimine geçirmektir. KCK adı altındaki operasyonlarla asıl hedeflenen AKP’nin açılım adının taktığı tasfiye planın karşısında aktif olarak direnebileceğini düşündüğü öğelerden yalıtıp yasal Kürt siyasetini yedeğini almaktı.
Yoksa bir yandan dağdakileri indireceğim derken yasal zeminde siyaset yapanların zindanlara atılmasının başka bir izahı olamaz. Kürt hareketinin örgütlenmesinin özü demokratik bilinç ve kültüre dayandığı için devletin bu ikinci sınıf politikalarının başarı şansı yoktur. Kürtler prensiplerini belirlemiş ölçülerini ortaya koymuşlardır. Bireyler bir yerden alınıp başka bir yere götürülebilir ama prensip ve ölçüler durdukları yerde daha da kurumlaşarak gelişmeye devam eder. Bu nedenle yeni gelenler tutuklananların yerinde daha bilenmiş olarak aynı prensip ve ölçüler de çalışmalarını geliştirirler. Bu nedenle devletin bu politikası önceki onlarca örneğin kanıtladığı gibi başarırsızlığa mahkûmdur.
ASGARİ MÜŞTEREKLERDE İTTİFAK
Siyaset akademileri kuşkusuz kadro yetiştirme yeridir. Dar anlamda bakıldığında devletin bu politikalarına karşı sürekli olarak yakalanan kadroların yerini daha güçlü olarak doldurma rolünü oynayıp işlevini görebilir, görmelidir. Ne var ki akademilerin rolünü böyle tanımlamayıp sınırlandırmak son derece yetersizdir. Akademiler toplumun ruhudur. Toplumun yeniden kendisini bulmasının, egemen sistemin olumsuz etkilerinden arındırmasının temel mekânlarıdırlar. Bilimin çağımızda iktidar tekellerinin kontrolünde bir kar sektörüne dönüştürüldüğü ve muazzam bir bilgi kirliliğinin yaratıldığı göz önüne getirildiğinde akademilerin, bulanıklaştırılmış suyun arıtıldığı ve yeniden insan hizmetine sunulduğu araçlar kadar değerli bir işlevi vardır. Bu nedenle toplumsal yaşamın her alanında akademileri geliştirmek başarının olmazsa olmaz kabilinden koşuludur. Bunlar tarihsel örneklerinden de görüldüğü gibi büyük geniş mekanlara ve konfora gerek duymazlar. Her ev, her bahçe, her köy özgür tartışmaların yapılacağı hakikatin ve adaletin peşinden gidileceği bir akademi olabilir.
Milliyetçiliğe karşı yurtseverlik, ulus devlete karşı demokratik ulus, ılımlı İslama karşı demokratik islamı vb onların çarpıtarak kullandığı her toplumsal değeri yerli yerine oturtup savunmak ve sahip çıkmak gerekir. Bunun için de akademiler çok temel bir misyon ve role sahiptirler. Akademilerde yapılan analiz, tespit ve tartışmalar politik alana taşırılarak bunların çıkar ve niyetleri tek tek deşifre edilmeli, kullandıkları kutsal kavramların arkasında gizledikleri kirli çıkarları her kesin göre bileceği çıplaklıkla ortaya serilmelidir. Bunlarla birlikte pratik politikada Türkiye toplumundan her kesimle asgari müştereklerde ittifak kurulmalı milliyetçi şoven cepheye karşı demokrasi cephesi inşa edilmelidir.
KÜRTLERİN TEMSİLCİLERİ TÜRKİYELİLEŞMELİ
Öncelikle 80 yıllık bir inkâr imha siyasetinden sonra Kürt varlığının, hele hele Kürtlerin özgür varlığını parlamento çatısı altında temsil edilmesini önemsemek lazım. Şüphesiz bu kendiliğinden olmadı. Her iki tarafta ağır bedeller ödedi ama yinede gelinen nokta çok önemlidir. Parlamento da olmanın anlamı vardır. Bir kere sorun dar imha ve isyan ikiliminden kurtulma şansını yakalamıştır. Her ne kadar çatışmalı durum devam etse de çatışmanın bir kader olmadığı anlaşılmıştır. Ancak buna rağmen bu varlık yasal ve anayasal güvence altına alınamadığı için halen geriye doğru gidişler, çatışmalı durumun ağırlık kazanma riskleri vardır. Bu nedenle gerek Türkiye’deki demokrat ve devletin sorumluluk sahibi kesimlerinin gerekse de Kürtlerin demokratik yollarla seçilmiş yasal temsilcileri bu varlığın değerini bilmek durumundadır. Parlamento çalışmalarına katılımla Kürtler kendilerinin demokratik cumhuriyetin bir parçası olduğunu ortaya koymuştur. Devletin sorumlu kesimleri de Kürtlerin bu iradesine saygı duymalı ve kucak açmalıdır. Kürtler parlamento zeminin de sadece Kürtlerin temsilcileri olarak durmamalı, mutlaka tüm Türkiye toplumunu kucaklayacak politika ve çalışmalarla Türkiye partisi olmalı ve Türkiyelileşmelidir. Buna mukabil Türkiye’deki tüm siyasi partilerde Kürtleri demokratik Türkiye ulusunun temel bir parçası olarak görüp dil, kimlik ve kültürleriyle beraber kucaklamalıdır.
Halkın tüm sorunları parlamentoya taşınmalı tartışma konusu yapılmalı ortaya çıkan sonuç birer rapor biçiminde halka sunulmalıdır. Bunu yaparken doğu batı ayırımı yapılmamalıdır. Bununla birlikte uluslar arası demokratik zemin iyi değerlendirmeli içte ve dışta çok çeşitli konularda çeşitli ittifaklar geliştirebilmelidir.’’
ANF NEWS AGENCY
NOT: HABERİ KOPYALAMAK VEYA YENİDEN YAYINLAMAK YASAKTIR