Eylül 09, 2010  

BERF: Vicdanlara açılan kapı

ZEYNEP KURAY -ANF
Söyleşi / 09:35 / 12 Temmuz 2010

Anne Oğul üçlemesi çerçevesinde 'Butîmar' isimli birinci kısa filminde büyük şehre zorunlu olarak göç eden bir ana oğul’un hikâyesini anlatan yönetmen Erol Mintaş, üçlemenin ikinci filmi olan Berf (Kar) için kamerasını bölgeye çevirdi. Gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yıllardır operasyonların ve baskıların pençesinde yaşayan Kürt halkının dramını Ağrı Doğubayazıt’ta savaşta iki oğlunu kaybetmiş Gozel ananın öyküsüyle veren Mintaş, senelerce evlatlarının cenazelerini alamayan anneleri, helikopterlerin gölgesinde yaşayıp büyüyen çocukları, bir halkın dünden bugüne çektiği acıları seyirciye taşıyarak vicdanlara bir kapı açtı.

* Kısa film projeniz nasıl filizlendi?

- Benim baştan beri Ana-Oğul üçlemesi olarak tasarladığım kısa film projem vardı. Bu projelerin ilki Butîmar'dı onu İstanbul'da çekmiştim. Köylerinden İstanbul'a zorunlu göç eden ve burada bir gecekonduya yerleşerek hayatlarını sürdürmeye çalışan bir anne oğul hikâyesini işlemiştim. Gecekondu bölgelerini vuran kentsel dönüşüm projesi kıskacında felçli annesini yaşatmak için kâğıt toplayan oğul'un hikâyesini perdeye aktarmıştım. Şimdi ise bölgedeki insanların yaşamını anlatan, ana oğul üçlemesinin ikincisi olan Berf'i ekrana taşıyorum. Butîmar'da daha çok oğul’un annesini yaşatmak için verdiği mücadeleyi ekrana taşırken, Berf filminde ise Gerillada ölen oğlunun cenazesini alamayan bir annenin bütün yaşananlar karşısındaki mağrur sessizliğini aktarıyorum.

* Gerçek bir hikâyeden yola çıkarak mı yaptınız bu filmi?

- Evet tabii. Anne yas tutarken hastalanıyor ve son istek olarak diğer oğlundan bir avuç kar istiyor ve oğlu annesinin bu son isteğini yerine getirmeye giderken operasyonların ortasında öldürülüyor.

* Filmin ismini de Berf (kar) koydunuz?

- Oğlu öldükten sonra tüm günlerini hep Ağrı dağına bakarak geçiriyor anne. Sürekli o görkemli karlı dağa bakıyor. Hal böyle olunca anne ölmek üzereyken son olarak bir parça kar istiyor. Belki içinde ki yanan acıyı söndürmek için belki de dağda ölen oğluna bir nevi kavuşamadığı için. Bu yorumu seyirciye bırakıyorum.

* Bugün de aynı filmde işlediğiniz gibi gerilla cenazeleri ailelere verilmiyor, hatta vahşi işkencelerden geçirilip kimsesiz mezarlara gömülüyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?

- Bu konu çok önemli bir insan hakkı ihlalidir. Öldürülen bir insanın cesedine saygı duyulması gerekiyor. .Uluslararası savaş sözleşmelerinde böyle bir uygulama yok. Nasıl ki asker cenazesi aileye verilip defin ediliyorsa, bir insani gereklilik olarak gerilla'nın da cenazesi ailesine teslim edilmelidir. İnsan olmanın bir gereği olarak ölülere saygı duymak zorundayız zaten.

* Berf filimin çekimleri için yaklaşık iki hafta boyunca Ağrı Doğubayazıt Gültepe köyünde kaldınız. Peki, mekân olarak niye Doğubayazıt’ı seçtiniz?

- Filmi Doğubayazıt’ta çekerken aslında o coğrafyayı deneyimlemek, bölgeyi yakından görmek ve sinema aracılığıyla orada yaşanan gerçeği kendimce yansıtmak istedim. Bunu yaparken amacım kör göze parmak sokmak değil izleyiciyi düşünmeye sevk etmekti benim istediğim. Film ortada bırakılan ve verilmeyen bir cenazeyle başlıyor. Bu ülkede verilmeyen cenaze kimin olabilir? Bunu seyircinin düşünmesi gerekiyor. Ben düşünen bir seyirciden yanayım. Seyirciye her şeyin hazır olarak sunulmasından hiç hoşlanmam.

* Filmi çekerken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

- Biz filmi çekerken saat 18.00’den sonra jandarma köyün girişinde nöbet tuttuğu için Ağrı eteğinden aldığım oyuncuyu geri bırakamıyordum mesela. Bunun dışında herhangi bir yasal engellemeyle karşılaşmadık. Karşılaştığımız diğer zorluklar coğrafyanın getirmiş olduğu zorluklar ve işimiz gereği karşılaştığımız teknik ve ekonomik zorluklar oldu. Zaten ekonomik sorunlar bağımsız sinemacıların bitmez derdidir.

* Sinema sanatında gerektiği kadar bu pencereden bakılamadı değil mi?

- Böyle bir şey söylemek çok doğru değil bence. Bu güne kadar bu meseleleri dile getiren çalışmalar var.

-* Sizce gelişmekte olan Kürt sinemasının daha ileriye gidebilmesi için gerekli olan şeyler nelerdir?

- Benim için Kürt sinemasının gelişmesi için 3 temel nokta çok önemli. Bir, kendi coğrafyasını kullanmak, iki kendi dilini kullanmak, üç kendi oyuncularını yaratmaktır. Tabii ki üretimi arttırmak gerekiyor.

* Filmde de zaten halktan insanlar kullanmışınız. Bu bilinçli bir seçim miydi?

- Evet. Anayı oynayabilecek yaşlı, Kürtçe bilen bir oyuncu bulamadık İstanbul’da. O yüzden de bölgeye gidip filmi çekeceğimiz köyde araştırdık. Daha önce ‘Dizi çekiyoruz’ diyerek burada ki insanlardan para toplayıp kaçanlar olmuş o yüzden ilk etapta insanlar biraz çekingen davrandı. Ancak daha sonra insanları ikna ederek filmde oynayacak dört oyuncuyu halktan seçtik. Çektiğimiz hikâye orada yaşanan gerçeği yansıttığı için insanlar kameraya aldırmadan çok çabuk adapte oldular. Filmin Kürtçe oluşu da ikna olmalarında etkili oldu. Engellerle karşılaşmadan kendi dillerinde oynayabilmeleri onları daha istekli kıldı. Ben sonuçtan memnunum. Kendi dilimize vicdani bir borcumuz var. Tam istediğim gibi olmasa da, bu kısa metrajla bir şeyler yansıtabilmiş olmanın rahatlığı içinde döndüm. O yüzden bundan sonra ölmemesi için, yaşaması için dilimi kendi sinemamda yaşatmak istiyorum. Bizim dilimiz bu güne kadar hep bir politik mesele olarak gündeme geldi ve geliyor, oysaki dilimiz sadece politik bir aygıt değil her dil gibi aynı zamanda felsefenin, edebiyatın, müziğin, bilimin de dilidir. Yaptığımız sanatsal ve bilimsel çalışmalar buna hizmet etmelidir.

* Batının bunu kavramamasında medya’nın rolü nedir?

- Medyanın büyük bir payı var tabii ama aslında Batı’da yaşayan insanların bölge insanını anlaması için illa da çocuklarının helikopter sesi ile uyanması ya da cenazelerin verilmemesi ya da kültürlerinin yasaklanması gerekli değil bence. Bu vicdanı olan, ruhu olan, düşünen herkesin anlayabileceği ve hissedebileceği bir konudur. Sadece biraz bize öğretilmiş olanlardan uzaklaşıp birbirimizi insan olarak anlamalıyız, kardeş olmayabiliriz ama arkadaş, dost olabiliriz. Zaten arkadaşlık, dostluk bağı, kardeşlikten daha fazla eşitlik ve birbirini mecburiyetlerin ötesinde kabul etme gibi özelliklere sahiptir.

Başına bomba düşen birini anlamak için illa ki başımıza bomba düşmesi gerekmiyor. Ben mesela İstanbul’da güzel bir sokakta güzel bir kahve içerken aklıma filmimde oynattığım küçük kız geliyor. Köyünde bıraktığım küçük kızın başının üzerinden geçen helikopter geliyor. Onun içinde çok rahat olamıyor insan. Burada salt medya’nın tavrı değil en önemli nokta vicdandır. Büyükşehirlerde rahat oturup ölümler üzerine savaş çığırtkanlığı yapılmamalı. Ne bir askerin ne bir gerilla’nın hayatı o kadar ucuz olmamalı. Bunu herkes düşünmeli. Zaten bu filmle savaşı göstermek değildi amacım, savaşın bölgede yaşayan insanların günlük hayatları üzerindeki etkisini göstermek ve onların hayatlarından neler götürdüğünü izleyicilere aktarmaktı.

* Üçlemenin üçüncü ve son bölümünde neyi işlemeyi düşünüyorsunuz?

- Başta söylediğim gibi Kürtlerin kendi dillerinde, kendi coğrafyalarında, kendi oyuncularını yaratmaları gerektiğine inanıyorum. Bunun için üçüncü ve son bölümde benim düşüncem “Dönüşü” anlatan bir film olacak. İstanbul’da başlayan bir hikâye köyde bitecek. Bir geri dönüş hikâyesi olacak. Bende bu dönüşle bölgeye dönüp ürettiklerimi oradan bu tarafa taşıyacağım. Çünkü İstanbul’dan kendi memleketimi anlatmak yerine gidip oradan anlatmak istiyorum. Silahların yerine sinemacılar olarak coğrafyamızda, kameralarımızı çalıştırmalıyız. Bu başta çok romantik gelebilir ama bu bir sinema hareketine de dönüşebilir. Sanatsal üretimlerle birlikte sivil kanalları zorlamalıyız. Daha yaratıcı yollar bulmalıyız. Hayatın normalleşmesi için çabalamalıyız. Bunun için de daha fazla üretmeliyiz. Üretim en büyük savunma hareketimiz olmalı.

ANF NEWS AGENCY

NOT: HABERİ KOPYALAMAK VEYA YENİDEN YAYINLAMAK YASAKTIR


© 2010 Ajansa Nûçeyan a Firatê